Yazılar
26 Nisan 2008 16:51
· Etiketler
deniz gökçe
Anlaşılan o ki bu yıl dünya finans krizi kadar önemli ve bizi meşgul eden bir konu da dünya gıda fiyatları olacak. Bu olayın adını artık doğru koymak gerekiyor. Önümüzde çok ciddi bir gıda ve beslenme krizi oluşmakta. Sorun aslında fiyat artışı ama, daha da önemlisi, fiyatı artıranın, üretimin tüketimi daha az karşılar durumda olması. Şimdi bize düşen görev bu olayı sebeplerini bulmak olduğu kadar da, krizin devamlılık göstermesi olasılığına karşı gerekli önlemleri almak.
Geçtiğimiz birkaç yıl içerisinde buğday, mısır, pirinç ve diğer temel gıda maddelerinin fiyatları iki veya üç kat artış gösterdi. Bu artışın en büyük bölümü son birkaç ayda meydana geldi. Gıda fiyatlarındaki artış Amerikalıları rahatsız etmekte. Ancak gelirlerinin yarıdan fazlasını yiyecek için harcayan fakir ülkelerde büyük tahribat yapmakta. Ukrayna ve Arjantin gibi gıda maddeleri ihraç eden ülkeler kendi halkını besleyebilmek için ihracatı sınırlamakta. Bu da beslenmek için gıda maddesi ithal etme zorunluluğunda olan ülkelerde durumu daha da vahim şekle sokmakta.
Bu durumun nasıl ortaya çıktığına bakalım. Önce, Çin ve Hindistan gibi gelişen ülkelerdeki zenginleşme dolayısıyla orta sınıfın gelişmesi, böylece Batılı beslenme şeklini benimseyen nüfusun artması. 100 kalorilik et üretimi için 700 kalorilik hayvan yemi üretiminin gerekli olması sebebiyle, beslenme âdetlerinin değişmesi tahıl talebinin hızla artmasını getirdi. Nasıl birkaç yıl önce Çin’in demir çelik talebi dolayısıyla dünyada büyük bir çelik krizi çıkmış, çelik fiyatları görülmemiş derecede yükselmiş ve bozuk para basmak, tren rayı yapmak için bile hammadde bulmakta zorluk çekilmişse, bugün de et, süt, balık ve yumurta temininde zorluk çekilmekte.
Petrol fiyatlarının devamlı olarak varil başına 100 doların üzerinde seyretmesi sebebiyle enerji fiyatları arttı. Böylece traktörlerin çalıştırılması pahalılandı, gübre fiyatları arttı, üretimin tüketiciye taşınması için yapılan ödemeler yükseldi. Kısaca enerji fiyatları tarım ürünleri fiyatlarının artışında önemli bir unsur oldu.
Küresel ısınma ve bunun sonucu kuraklık da önemli bir etken. Örneğin dünyanın ikinci büyük tahıl ihracatçı ülkesi olan Avustralya’da süre giden kuraklık fiyat artışında ayrı bir etken oldu.
Uygulanan kötü politikaların başında ise başta mısır olmak üzere gıda maddelerinin biyo yakıt üretiminde kullanılmaya başlanması geliyor. TIME dergisinin yazdığı gibi bu “büyük buluş (?)” ekonomi tarihine geçecek. Mısırdan üretilen etanol için harcanan enerjinin neredeyse üretilen etanolden elde edilen enerjiye eşit olduğu bilinmekte. Brezilya’da şeker kamışından etanol üretmek içinse orman alanları, bir taraftan şeker kamışı ekimi için ortadan kaldırılırken, diğer taraftan da üretim için gerekli enerjinin temini için ağaçlar kesilerek yakıt olarak kullanılmakta. Orman alanlarının hızla yok edilmesi böylece iklim değişikliğini hızlandırmakta. İnsanların beslenmesi için gerekli bitkilerin yetiştirilmesinde kullanacak tarım alanları biyo yakıt üretiminde kullanılan bitkiler için kullanılmakta.
İklim değişikliğini hızlandıran diğer bir unsur da ABD’de ortaya çıkmakta. ABD’de mevcut tarım alanlarının % 8’inin ekilmemesini sağlamak için hükümet tarafından sahiplerine prim verilmektedir. Tarım ürünlerinin fiyatlarının fazla düşmesini engellemek için uygulanan bu yöntem aynı zamanda doğanın korunmasını da sağlamaktadır. Şimdi tarım ürünü fiyatları artınca Amerikan çiftçileri bu korunmuş alanları ekmek için, sistemden çıkmaktalar. Böylece doğanın bir bölümü daha insanlar tarafından kullanılır hale gelmekte ve iklim değişikliğinin oluşması hızlanmaktadır.
Gıda fiyatlarının artması insanlar için ne anlama gelmektedir? Amerikalıların en fakir bölümü dahi gelirinin ancak % 16’sını yiyecek için harcamaktadır. Nijerya’da bu oran % 73, Vietnam’da % 65, Endonezya’da % 50’dir. İşte bu insanlar gıda fiyatlarının artışı ile büyük sıkıntıya girmektedirler. Geçen yıl, gelişmekte olan ülkelerin gıda faturası % 25 artış gösterdi. Buğday fiyatı son 28 yılın en yüksek seviyesine geldi. Dünya Bankası Başkanı Zoellick geçen hafta 33 ülkenin gıda fiyatları artışı dolayısıyla sosyal huzursuzluk içinde olduğunu, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Organizasyonu, dünya tahıl üretiminin 1982 yılından beri en düşük seviyesine düştüğünü açıkladı. Haiti, Mısır, Kamerun, Senegal, Fildişi Sahili ve Moritanya’da gıda fiyatlarının yüksekliği karşısında başkaldırılar ortaya çıkmaya başladı.
Eldeki istatistiklere göre gıda fiyatlarının % 1 oranında artması dünyada 16 milyon insanın açlık sebebiyle ölümle karşılaşmasına sebep oluyor. Buğday fiyatlarının kısa bir sürede iki katına çıkması 850 milyon insanın aç kalması demek. Kısacası, önümüzdeki aylarda gıda fiyatları ve gıda sorunları hepimizi daha fazla meşgul edecek.
Deniz Gökçe | Akşam
26 Nisan 2008 16:45
· Etiketler
taner berksoy
Bu sıralarda kriz bağlamında çok konuşulan ama henüz yeterince yüksek sesle dillendirilmeyen iki nokta var.
Su yüzüne çıkan çifte standart görüntüsü bunlardan birisi. Öteki
de, düşünce ikliminde ortaya çıkan dönüşüm emareleri. Bu ikisini yan
yana getirin. İktisadi düşüncenin sürükleyicisi konumundaki ülkelerde
gözlenen çifte standardın bu merkezlerde zaten bir düşünce dönüşünü de
zorunlu kılacağını görürsünüz.
* * *
Krizle birlikte ortalığa dökülen çifte standardın Türkçede mükemmel
bir karşılığı var. 'Ele verir talkını, kendi yutar salkımı' özdeyişi
olan biteni çok iyi özetliyor.
İktisadi düşünce daha çok kapitalizmin merkezinde yer alan
ülkelerde geliştiriliyor. Dünyaya da bu merkezlerden yayılıyor.Bu
düşüncenin özü, piyasa düzenine yani kapitalizme bağlılık. Öz hiç
değişmiyor. Ama, kapitalizmin merkezde sıkıntıya girdiği her dönemde,
burada üretilen iktisadi düşünce kırılıyor, bükülüyor adeta kılık
değiştiriyor. Düşünce kırılma ve bükülmeleri piyasa düzeninin iktisadi
sorunları çözme becerisine ilişkin güvene bağlı olarak gelişiyor.
İşlerin iyi olduğu dönemlerde, piyasalara güven üst düzeye
çıkıyor, adeta inanca dönüşüyor. Bu yönde analizler üretiliyor.
Reçeteler yazılıyor. Herkesin bu reçetelere uyması isteniyor. Sözü
mazur görürseniz, piyasa ibadeti adeta dayatılıyor. İşler sarpa sarıp,
güven sarsılınca inanç da zedeleniyor tabii. Bu defa, piyasa düzeninin
zaaflarını telafi edici müdahaleler ön plana çıkıyor. Analizler
yenileniyor. Müdahaleci yeni reçeteler yazılıyor. Bu defa bu reçeteler
pazarlanıyor. Uzun lafın kısası, merkezin her bunalımında kapitalizmin
kendisini yeniden üretmesinin pratik çözümleri merkezde yeniden
biçimlendiriliyor. İktisadi düşünce de piyasalara güvenle beslenen
kökten piyasacılık ile piyasalara güvensizlik üze-rine inşa edilen
kökten müdahalecilik arasında salınıyor.
* * *
Son salınımın doğum tarihi 1970'lerdir. Önceki otuz yıl mutlak
müdahalecilik dönemidir. Petrol krizleri ve stagflasyon süreci bu
dönemi sonlandırmıştır. Müdahaleciliğe olan imanın sarsılmasıyla
birlikte, iktisadi düşünce yeniden piyasacılığa devinen bir düşünce
iklimine savrulmuştur. O tarihten günümüze ulaşan süreçte piyasa
düzenine güven üst boyutlara çıkmış, piyasacılık bir inanç sistemine
dönüştürülmüş, müdahale sözcüğü en büyük günah düzeyine indirgenmiştir.
Son kırk yılda merkezde üretilen yeni analizler mutlak piyasacıdır.
Tabii, yeni reçeteler de bütünüyle piyasacı karakterde yazılmış ve küre üzerine yayılmıştır.
Bu dönemde merkezin ciddi sayılabilecek bir krizi yoktur. Yani,
merkezde piyasacı analiz ve reçeteleri değiştirmeye zorlayacak bir
durum olmamıştır. Buna karşılık, aynı süreçte çevre ülkelerde irili
ufaklı pek çok kriz yaşanmıştır. Dolayısıyla, yeni düşünce
sistematiğinin uygulama alanı büyük ölçüde çevre ülkeleridir. Sistemin
selameti açısından bu ülkelerin piyasacı reçeteleri uygulamaya bir
miktar zorlandığı da bilinmektedir.
* * *
Merkezin ürettiği piyasacı reçetelerin içeriğinde bir kaç temel
kalem var. Ekonominin dışarıya açılması, müdahalesiz ticarete ve
sermaye hareketine imkân verilmesi bunlardan birisi. Devletin
küçültülmesi ve her koşulda devlet müdahalesinden kaçınılması reçetenin
bir başka kalemi. Finasal sistemin bütünüyle libere edilmesi de
reçetede yeralıyor. Ekonominin bu yönde yeniden yapılanması, yani
piyasacılığa 'yapısal uyum'da piyasacı reçetenin temel kalemlerinden
birisi. Finansal fiyatların küresel ölçekte belirlenmesi ise tüm
bunların doğal sonucu olarak ortaya çıkıyor. Kırk yıldır çevre ülkelere
satılan piyasacı reçete işte böyle bir şey. İpin koptuğu nokta da tam
burası. Çevreye bu tür 'talkın' veren merkez, kendisi krize girince,
'salkımı' yemekte hiç bir sakınca görmüyor. Kimse bırakalım piyasalar
bu sorunu çözsün demiyor. Devlet bütün gücüyle ve politika aletleriyle
sürece ağır dozda müdahale ediyor. Bütün kamu imkânları cömerce
kullanılıyor. Hatta iş tekil şirket kurtarma operasyonları-na kadar
gidiyor. Benzer hastalıklara farklı reçeteler yazan doktora güveniniz
kalır mı? Bundan daha aleni ve dobra bir çifte standart örneği olur mu?
Pes doğrusu.
Taner Berksoy | Radikal
26 Nisan 2008 16:42
· Etiketler
mahfi eğilmez
Ekonomi
ve finansta vadeler farklıdır. Ekonomide kısa vade denilince 1 yıl,
orta vade denilince 1 5 yıl arası ve uzun vade denilince de 5 yılın
üstü anlaşılır.
Oysa finansta çok kısa vade an, kısa vade gün, orta vade hafta,
uzun vade de aydır. Yani finans, ekonominin vadelerini asır gibi görür.
Ekonomik dengelerin çok hızlı değiştiği ortamlarda iki tür yaklaşım
sergilenebilir: Ya finansçı gibi davranıp, anlık, günlük kararlar verip
hareket etmek tercih edilebilir. Ya da bu hareketleri izleme ve
yakalama imkânı yoksa iktisatçı gibi davranıp orta ve uzun vadeli
yatırımlar yaparak bu hareketli dönemin geçmesi beklenebilir. Eğer kısa
vadede kazanç sağlamak bir tercih olarak ortaya çıkıyorsa döviz
kurlarındaki oynaklık en iyi kazanç sağlama kapısı gibi kullanılabilir.
Ne var ki bunu yapabilmek için çok fazla konsantrasyon ve sürekli
izleme gereklidir. Kritik değişim anlarını yakalamak çok önemlidir.
Buna karşılık bu kadar kısa vadeyle uğraşmanın zorluklarını bir
kenara koyup uzun vadede sağlam kalmak tercih ediliyorsa en emin yol
yatırım fonlarıdır.
Kısa vadede yatırım değişiklikleriyle para kazanmayı
hedefleyenlere önerim bu işin kısa vadeli olduğunu ve arada bir kâr
realizasyonu yapmalarının şart olduğunu unutmamalarıdır. Bazen böyle
önerilerden sonra zamanında kâr realizasyonu yapmayıp da zarar
edenlerle karşılaşabiliyoruz. Buradan bir kez daha belirtiyorum ki bu
tür konjonktür değişimi dönemlerinde portföy değişiklikleri sürekli ve
esnek olarak yapılmalı. Eğer bunu yapmak istemiyorsanız yatırım fonu
almanızı ve rahatınıza bakmanızı öneririm. Kazancınız sınırlı olsa da
kafanız rahat eder.
Bu dönem "bizim bu işleri bilen bir arkadaş var onun önerdiği
kâğıt" filan gibi önerilerle yola çıkılacak bir dönem değil. Küresel
sistemin geldiği bu aşamada bir çeşit kurtlar sofrası düzeni egemen.
Böyle bir sofranın çevresinde fazla kalmak kurtlara yem olmakla
sonuçlanabilir. Eğer sofradaki yiyeceklerden bir şeyler almaya
niyetliyseniz, kurtlar görmeden alın ve kaçın. Kurtlar açken
yaklaşmayın sofraya. Onların doyduğuna ikna olduktan sonra çok hızlı
olarak gidin
Küresel sistem kötüye gidiyor. Aslında belki de iddia edildiği
kadar kötüye gitmiyor olabilir. Ama bunun önemi yok. Önemi olan
herkesin durumun kötüye gittiğine inanıyor olması. Yani herkesin
beklentilerinin kötüleşmiş olması. Beklentilerin kötüleştiği dönemde
gerçekleşmenin iyi olması pek mümkün olmaz. Bu kötüye gidiş Türkiye'yi
de etkiliyor.
Eğer Türkiye, cari açığını denetliyor olabilse, siyasal istikrarı
koruyor olabilse dünyadaki kadar kötü etkilenmeyebilirdi. Ama ne yazık
ki ne cari açığını denetleyebilecek durumda ne de siyasal istikrarını
yeniden kurabilecek yeteneği var. Yani Türkiye aslında iki yıl önceki
konumunda olsa bu badireyi hafif atlatabilirdi. Artık böyle bir imkân
yok. Önümüzdeki son tutunma dalı olan IMF seçeneğini de
kullanamayacağımız anlaşılıyor.
Bu köşeyi okuyanlar biliyor. Ben her Çarşamba Sarıyer pazarını
gezerim. Hem alış veriş yapar hem de esnafla sohbet ederim. Esnafın
görüşleri benim açımdan her türlü güven endeksinden daha önemlidir.
Çünkü esnaf, çoğunluğu itibariyle bu iktidarın aldığı oyların
sahibidir. Son birkaç haftadır şikâyetler en üst düzeye çıkmış
bulunuyor. Şikâyetleri ikiye ayırmak gerek. Bir grup, iktidarın eskisi
kadar faal ve yararlı işler yapamadığını, öteki grup da iktidara iş
yaptırılmadığını söylüyor. Hangi grubun daha kalabalık ya da haklı
olduğunun hiçbir önemi yok. Önemli olan esnafın mutsuzluğunun
yükseliyor olması. Geçen yılın yarısı kadar iş yapamadığını
söyleyenlerin sayısı giderek artıyor.
İnsanların beklentileri kötüleşiyorsa ve bu kötüleşmenin nedeni
olarak içeride olup bitenler görülüyorsa YTL daha da değer kaybedecek
demektir.
Mahfi Eğilmez | Radikal
26 Nisan 2008 14:40
· Etiketler
asaf savaş akat
26 Nisan 2008 14:40
· Etiketler
deniz gökçe
26 Nisan 2008 14:40
· Etiketler
taner berksoy
26 Nisan 2008 14:39
· Etiketler
mahfi eğilmez
26 Nisan 2008 14:38
· Etiketler

26 Nisan 2008 14:37
· Etiketler
iş dünyası
26 Nisan 2008 14:36
· Etiketler